
Birkaç hafta önce ayva tatlısı yapmış, tarifi ve fotoğrafıyla birlikte, ayvaların içine gıda boyası koymadan nasıl renk verilebileceğini anlatmıştım.
O hafta eve gelen misafirlerimizden arkadaşım Elif’e ve eşine de ikram etmiştim. Elif tatlı servisinde bana yardım ederken dedi ki;
Ya Büşra sen gıda boyasının ne kadar az kullanıldığını biliyor musun? (Yani sitende bu kadar mesele yapıp bakın ayva tatlısında gıda boyası kullanmanıza gerek yok muhabbetine girmene çok da gerek yok demek istedi)
Evet dedim biliyorum kürdanın ucuyla azıcık katıyorsun tüm yemeği/ tatlıyı boyuyor. Ama dedim sonuçta o bir kimyasal madde.
Elif de dedi ki; O renk Büşra renk, renk yayılıyor her tarafa.
Renk sanki kendiliğinden renk olmuş gibi yapılan bu açıklamayı garipsedim. Ve aslında arkadaşımın kafasındaki şu düşüncenin varlığını hissettim: Yediğimiz her şey gıda boyalı değil zaten, ve yediklerimize dikkat ediyoruz, o kadar bir boyanın daha doğrusu rengin zararlı bile olsa bir kere kullanılmasından bir şey olmaz, sonuçta çok güzel bir renk çıkıyor.
Ben kafamdaki bu düşünceyi söylemedim: Azı çoğu kimyasal madde, ben yine de kullanmak istemem gibi bir şey söyledim. Hem de işin kolayı çekirdeğini kullanmak varken gerek yok dedim.
Elif de dedi ki: İyi kullanma sen kullanma :)
Aramızda şakayla karışık geçen bu diyalog geçti bitti ama bana çok şey düşündürttü. Yazının devamında gıda boyası hakkında yazmayacağım. Gıda boyası diyaloğu bana gıdaları, en gerçek sandığımız gıdaları düşündürttü. Çünkü çoğunluk olarak gerçek (sandığımız) gıdalarla beslendiğimizi düşündüğümüz için, gıda boyasından bir şey olmaz yanılgısının kucağında oturuyoruz.
O yüzden gıda boyasını bırakıp, yediğimiz en temel şeylerden biraz bahs etmek istedim.
Marketten aldığımız kutu sütün içinde bir şeyler olduğunu, klasik ekmekte katkı maddesi olduğunu, peynirin, zeytinin, etin, yoğurdun, şekerin üretiminde eh bir şekilde hoşumuza gitmeyen şeylerin olduğunu biliyoruz. Yaşadığımız çağın bir gereği gibi de algılıyoruz bazen. İster istemez. ( Tabi bunları bilmeyenler de var, yurt dışında çok yaşamış, ünv. mezunu iki dil bilen bir yakınımı sütün içinde başka maddeler olduğuna bir türlü inandıramadım. O kadar iyi niyetli ki, yok canım olur mu öyle şey diyor. Geçenlerde akşam yemeğe gelen iki tane doktor arkadaşıma normal ekmekte katkı maddesi olduğunu söylediğimde aa bilmiyorduk hiç duymadık diye çok şaşırdılar.)
Üzerinde durmak istediğim şey şu ki, hoşa gitmeyecek şeyler bizim sandığımız gibi küçük değil. Gıdaların üretiminde hoşumuza gitmeyecek küçük şeyler olduğunu bildiğimizi düşünürken, aslında büyük şeylerden habersiz kalıyoruz. Bizim bilip normal algıladığımız kısmın çok ötesi var.
Mesela sütün içine dayansın diye katkı maddesi koymuşlar sanıyoruz. UHT yani kutu sütlerin içine katkı maddesi koymuyorlar, bozulmasın ve raf ömrü uzasın diye öyle işlemlerden geçiriyorlar ki süt süt olmaktan çıkıyor, bozulmaması için katkı maddesi koymaya gerek kalmıyor. Şirin ineklerle reklam yapan üretici, sıcaklığını teknolojik yöntemlerle 135-150 dereceye kadar çıkardığı sütü paketlerken süt olmaktan çıkarmış oluyor. Hiçbir besin değeri kalmayan süte, daha doğrusu beyaz sıvıya, Çin’den uzak doğudan ithal ettiği kimyasal tozları katarak besin değeri katıyor. Sonra üstüne yazıyor, şu kadar protein, şu kadar bilmem ne var bunun içinde diye. Çin malından tiksinen bizler, kullanılmış prezervatiften saç tokası yapan Çin’lilerin ürettiklerinden habersiziz. Sütümüzün içinde nelerin bulunduğu hakkında pek bir fikrimiz yok. Tabi tüm bunlarla uğraşmayıp, sadece süt tozundan yapanlar da var. Tabi yine Çin’den gelen süt tozundan.
Detaya biraz daha girmeyelim, sizleri kusturup yazının içine etmeyelim. Sütçüden aldığınız sütü özenle kaynatıp aman bozulmasın diye hemen soğutarak cam kavanozda buzdolabında sakladığınız halde, yine de 3 günde bozuluyorken; bir kutu UHT süt, nasıl haftalarca buzdolabı bile olmayan bir ortamda, oda sıcaklığında duruyor bozulmuyor diye sormak artık gülünç bir soru oldu ama siz yine de ara sıra kendinize sorun. Ve cevabı da verin; çünkü o süt değil başka bir şey. 
Süt gibi, en saf, içeriği yoğun ve besleyici bir gıdanın bu hale düşmesinin sebebini biliyoruz, dünya döndükçe birilerinin daha çabuk, kolay ve yorulmadan para kazanması için..
Süt mevzusu gibi, ekmek, tavuk, peynir, zeytin, şeker, yağ gibi en temel gıdalarımızdaki üretimin güvenilmezlikte ve rezillikte aşağı kalır yanı yok. Birçok bilim insanı gerçek zeytinyağı hariç diğer yağlar sentetiktir, zehirdir diyor; ekmekte % 50 oranına kadar katkı maddesi kullanmaya yasal izin var, fırınların insafına kalmışız. Dana ve koyun hadi neyse, tavukların nasıl şartlarda ne yeyip de büyüdüğü, nasıl kesildiği çok ilgi çekici bir araştırma konusu. Kaşar peynirin ve margarinin istenilen her şeyden yapılabiliyor olması ne özel bir teknoloji... (Eşim kaşar yerken hep espri yapar, kullanılmış araba lastiğinden kaşar peyniri yapmışlar biz de yiyoruz diye) Vs vs.
Tabii bu konular açılınca, çoğumuzun tepkisi dünyanın çivisi çıktı, çocuk dünyaya getirmeyi o yüzden istemiyorum zaten cümlesiyle dillenen bir ümitsizlik oluyor. Ya da korku. Daha bilmediğimiz neler var acaba diye dalıp giderek kendini dipsiz bir kuyuda hisseden yaratık oluveriyoruz.
İnsanız biz insan. İrademiz var, araştırıp öğrenebiliriz. İstemediğimizi almazsak kendi şartlanmışlığımızdan başka hangi şey bizi zorlayabilir?
Lakin istemediğimizi almamak noktasında gelebilmek mesele. Önce istememek, sonra almamak.
İstememek için fazla iyi niyetimizden vazgeçip, arkasını; o raflarda duran şeyin hangi aşamalardan geçtiğini biraz hayal etmemiz gerekiyor. İstememek için, yok canım o kadar da insafsız değildir bu üretici güruhu safsatamızdan kurtulup, kendi insafımıza bırakmamız gerekiyor çocuklarımızın sağlığını.
İstememekle beraber almamak geliyor zaten.
Peki hayat zorlaşmayacak mı. Sütün sahicisini, ekmeğin sahicisini, yoğurdun, zeytinyağının sahicisini ararken zaten zor vakit ayırdığımız alışveriş süresi 5 katına çıkmayacak mı? Hem de her şeyin organik olanı biraz pahalı değil mi? Hem arama bulma zahmeti, hem iki katını üç katını ödeme durumu. Bunlar hepimizin kaygıları.
Hayatınızdan market kavramını çıkarırsanız, hem zamanınıza, hem cebinize yarıyor merak etmeyin. Eskiden her hafta merket günüm vardı, artık 3 haftada bir çıkıyorum.
. Bir kere paket olmayan temel gıdalar konusunda bile bu kadar hassas olursanız, paketleri (bisküvi, hazır çorba, krem şanti, kutu meyve suyu, çokokrem, cips, hazır kek, meyveli yoğurt, kraker) zaten almıyor oluyorsunuz, ya da önemli oranda azaltıyorsunuz. Market zamanınızdan % 30 ve harcamalarınızdan da % 50 kârdasınız. Uzun ömürlü paket yiyecekler, tek başlarına az fiyatlı gibi görünseler de hayatın genel toplamında paramızın çoğu onlara gidiyor.
. Gıdaların temizliği ve gerçekliği konusundaki hassasiyetinizden dolayı, toplu alımlar yapıyorsunuz. Diyelim zeytinyağının halisini bulup 5-10 kilo birden getirtiyorsunuz, yumurtayı 100 tane birden getirtiyorsunuz. Market zamanınızdan kazandığınız gibi, toplu alım yaptığınız için ucuza getiriyorsunuz. Bizim gibi sütü 3 kat çıkıp kapınıza getiren bir sütçünüz varsa, zamandan zaten kaybetmiyorsunuz. Yoğurt mayalama zahmeti size ait tabi :)
Çocuğuma meyvenin en çürük yerlerinin sadece %25’i veya 50’si katılarak yapılan meyve suyundan değil de, buzluğa attığım meyveden meyve suyu yapacağım diyorsanız, kompostonuzu yapana kadar da biraz zaman kaybedebilirsiniz tabi :)
. Bazen zamandan kayb etseniz de, gerçek gıdayı elde etmek çok güç olsa da; evet doğru olanı yapıyorum tatminliğinde hissediyorsunuz ya kendinizi, kazandıklarınızı düşünüp. İşte o ruh durumu sizi besleyen bir gıda oluyor. Yazın azıcık köylülerin olduğu bir muhite gitseniz hemen gerçek domateslere dair arayışınız, olsa da bir kasa alsak bakınışınız başlıyor. Bu gayret, market poşetlerine doldurulmuş kırmızı domateslerden daha mutlu ediyor, domates aşığı bir insanı bile.
. Ve ve ve, en önemli sonuçlardan biri, gerçek gıdayı ararsanız ve onu yeme heyecanında olursanız, önünüze çıkan bir çok yemeği geri çevirerek; ister istemez az yeme, öz yeme kutsalına daha bir yakınlaştığınıza şahit olabilirsiniz.
Sonuçta, gereksiz yere her hafta markete zaman ayırıp gereksiz harcamalar yapmaktan kurtulmuş, ne yediği belli olan bir insan olmanız gayet mümkün. Tabi her istediği tarifi, içine katmak istemediği şeylerden dolayı deneyemeyen bir insan olabilirsiniz. Ve istediğiniz başka şeyleri de deneyemeyen. Bu da en büyük zararlarınızdan biri olsun.
Bu arada ben bütün yukarıdakileri harfiyen yapabildiğim için yazmıyorum, bazılarını yaşıyorum, bazılarını yaşamadığım halde başkalarından işitiyorum, oradan biliyorum.
Lafı çok uzattım.
Son birkaç öneri:
. % 100 dana olan gıdaları almak gerek, 2-3 kere tavuk alacağımıza bir kere kuzu- dana eti almak gerek.
. Sormayı, soruşturmayı, içinde ne var merak etmeyi adet edinmek, minicik, okunmasın diye yazılmış etiketleri inatçılığımızı kullanabileceğimiz en geniş alan addedip, inatla okumak gerek.
. Tavuktan mümkün olduğunca uzak durmak gerek. Uzak duramıyorsak, KURU YOLUM almak gerek. Tüm market ve şarküterilerde satılan bildiğimiz tavuklar tüylerinin çıkması ve temizlenme işlemi için kaynar suya batırılır. Sulu yolum denilen bu işlemden önce tavuklar yıkanmamış, hiçbir iç organları (kalın bağırsak, işkembe vs) çıkarılmamış oluyor. 52 derecedeki suda yapılan bu işlemde, kaynar suyu tüylerin yolunmasını kolaylaştıracak kadar deriye işlediğinde, kan ve dışkı karışmış pis su da tavuğun etine işlemiş oluyor.
Bu pis yöntem çok kolay olduğu için alternatifi olan KURU YOLUM neredeyse yok gibi. Ben Çağrı marketlerden KURPİ markasını alıyorum, ama her şubesinde bulunmuyor. Ve tavuğu bütün olarak alıyorsunuz, boyun, bacak kanat, göğüs hep beraber. İyibir yıkamak gerekiyor ve 5dk.lık parçalama, kanadını vs. sini ayırma işlemi.
Kuru yolum aslında, bazı et ürünlerinin üstünde yazan İslami Usullere Göre Kesim’in de ta kendisidir. Ama tavuk ambalajlarının üstünde İslami Usullere Göre Kesilmiştir yazdığını görmek neredeyse imkansızdır. Yazıyorsa bile inanmayın, dana, koyun ve tavuğun hepsini birden üreten markalar çoğunlukla bunu dana ve koyun ürünlerinde de bulunan standart bilgilendirme kısmı için yazmış oluyorlar. Tavukları sulu yolum olduğu halde.
. Aslında söylemeye gerek yok ama, temel gıdalarda dönen dolapların bu kadar farkında biri olduktan sonra; abur cuburlara, paket gıdalara hiç eyvallah dememek. Yapaylığı kesin olan bu paketlerin yapaylığını daha bir keşf etmek için, arkalarını çevirip anlamadığımız bir sürü kimyasalın ve numaralı maddenin karmaşıklığından korkmak ve hastalık yapıcı etkilerini hatırlamak, lazım.
Aslında yazıya daha yeni başlamış gibiyim. Bir yandan da biliyorum çok uzun oldu. GDO konusuna ise hiç girmedik.
En baştaki gıda boyası mevzusuyla da bağlayalım. Gıdaların başlıcaları hakkında sağduyulu ve seçici olabilirsek eğer, bir damla gıda boyası bizim için çok şey demek olur. Her gün binlerce endüstriyel/ kimyevi maddenin gıdalarla vücüdumuza sokulmaya çalışıldığının farkındaysak, bir damla gıda boyasını önemsiz göremeyiz.
Çocuklarınıza ve size, gerçek gıdanın halis tadını ve faydasını alacağınız ve hep arayacağınız bir hayat dilerim.