Ekleyen : busra
Tarih : 2010.02.24 00:00:00
Ödülsüz cezasız çocuk yetiştirmek

5- Üç Benlik Durumu



Merhaba Sevgili Anneler,
Dördüncü yazımı  “Neden insanların çoğu, biz bilincine ulaşamadan yaşamlarını tüketiyorlar?” diye sormuş ve bunun nedenini  Eric Berne’nin kişilik kuramı olan Transaksiyonel Analiz’in de (TA) buldum”, diyerek bitirmiştim.
Eric Berne diyor ki  ister yetişkin , ister çocuk olsun her insanın üç benlik(ego) durumu vardır.


 
Anababa (AB) benlik durumu: Nesilden nesile geçirmek istediğimiz din,kültür, değerler, görgü, doğrular, yanlışlar, güzeller, çirkinler, …meliler, …..malılar….ı içerir.

Yetişkin (Y) benlik durumunda ise  “ burada ve şimdi”  kaynaklı davranışların dayandığı bilgi ve gerçekler vardır.  Örneğin AB benlik durumundaki din kurallarına karşın Y benlik durumunda  hukuk kuralları geçerlidir.

Çocuk (Ç) benlik durumunda da duygular hakimdir.


 
Berne, AB benlik durumunu ikiye ayırıyor: Koruyan  AB, eleştiren AB.  Ç benlik durumunu da ikiye ayırıyor: Doğal çocuk, uyarlanmış çocuk.                                                                                                                 Şöyle bir senaryo düşünün: Akşam yemeğinizi yemişsiniz, tv de çocuğunuzla (3 yaşında diyelim)birlikte izleyebileceğiniz bir film var. Mısırları da patlatmış keyifle tv karşısına geçmişsiniz. Hiç hesapta olmayan bir şey oluyor, kapının zili çalıyor, açıyorsunuz, aile dostlarınız karşınızda… “ Haber vermedik ama, yabancı mıyız, uygun değilseniz söylersiniz diye düşündük, geldik”, diyorlar. Böyle bir durumda Türk aileleri genellikle nasıl davranır? Belki siz de böyle davranıp “Aaa ne demek çok iyi etmişsiniz, buyurun, buyurun” derken miniğiniz henüz kurallar ve , meliler, malılarla “eğitilemediği !!” için “Niye geldiniz ki? Biz baş başa film izleyecektik,” deyiverir. Çünkü henüz doğal yanını kaybetmemiştir .O zaman yine genellikle nasıl davranılır?  “Çok ayıp, nerden çıkarttın bunu Emel Teyzenlerin gelmesi bizim çok hoşumuz gitti, özür dile bakayım.”diyerek çocuğumuzun doğal yanını törpüleyerek onu sosyalleştirmeye/terbiye etmeye çalışırız.( Böyle bir durumda çocuğun dürüst olma ile yalan söyleme açısından kafasının nasıl karıştığından, kendini ve anababasını değerlendirme konusunda nasıl açmazlara düştüğünden şimdilik söz etmiyorum, çünkü konumuz TA  daki  benlik durumlarını açıklamak.)

Bazı çocuklar uysal bir mizaç ile dünyaya gelirler. Böyle çocuklar tembihlere, eleştiri ve uyarılara daha çok boyun eğer ve “uslu çocuk” olurlar.  Ama hırçın mizaçlı çocuklar eleştirileri, uyarı ve tembihleri kabul etmez, tepki verir ve giderek “asi çocuk” olurlar.    
                                                                                 
Uslu ve asi çocuklar doğallıklarını kaybetmiştir. Uyarlanmışlardır. Uslu çocuk azarlanmamak, beğenilmek için kendi istediği gibi davranamaz. Asi çocuk ise anababasının dediğine karşı çıkmak için kendi  istediği gibi davranamaz.  Bir kitapta asi çocuk davranışını çok güzel tanımlayan bir örnek okumuştum: On dört yaşında bir genç kız çok beğenerek bir tişört satın alıyor. Sevinçle mağazadan çıkıyor ve yıldırım gibi geri dönerek satıcıya “Annemle babam beğenirse geri getirebilir miyim?” diye soruyor. Çünkü onun amacı artık anababasıyla inatlaşmaya dönüşmüştür. Bu uğurda kendi isteklerini bile gerçekleştiremez.

TA ya göre, bir insan başka bir insanla iletişime geçtiğinde kendi  benlik durumlarından birinden, karşısındakinin benlik durumlarından birine doğru konuşur. Hangi benlik durumundan, hangi benlik durumuna doğru konuşacağına Y benlik durumu karar verir.  Y benlik kişiliğin maestrosudur. Kararları AB ve Ç benlik durumlarının isteklerini de göz önüne alarak verir. Bezen yetişkin olur, bilgi ve gerçeklerle konuşur;  bazen AB yanını ortaya çıkartıp korur-kollar, eleştirir; bazen de doğal, uslu ya da asi çocuk yanını öne çıkartıp ilişki kurar.

Örnekleyelim ve Gordon öğretisi ile bağlantısını görmeye çalışalım.


 
Erkek bilgi istiyor, eşi de bilgi veriyor, yetişkin yetişkine bir iletişim. İletiler paralel ve birbirini bütünleyici.



Erkek  Y den  Y e  ileti gönderiyor, eşi eleştirel AB yanından yanıtlıyor. İletiler çapraz oluyor. Bu durum bir çatışmanın varlığını gösteriyor. (TA da iletilerin paralel olmaması her zaman çatışma anlamına gelmez. Ancak konumuz tam olarak TA olmadığı için Gordon’la ilintileyebileceğim örnekleri alıyorum.)
 

Bu örnekte erkek eleştirel AB yanından eşinin uslu çocuğuna sesleniyor, eşi de uslu çocuktan EAB ya yanıt veriyor. Burada iletiler çakışmadığı için görünürde sorun yoktur. Böyle baskın bir kişi karşısında kimse konuşamadığı için tartışma bile olanaksızdır. Ama derinlerde çok büyük sorunlar vardır. Böyle bir ilişkinin sonu ya hastanede, ya mahkemede ya da hapishanede biter!

Bu örnekte de bir anne çocuk olsun:


 
Çocuk muhabbet kuşu öldüğü için çok üzgün ve annesinin koruyan yanına seslenip şefkat arıyor. Ama anne yavrusunun duygularını anlayacağı yerde “İşte şimdi eğitimin sırası” deyip nutuk çekmeye başlıyor. Neden bu anne böyle davranıyor? Çünkü Y benliği güçlü değil.  Eğer güçlü olsaydı Y benliğinden konuşmaz  koruyan AB yanını öne sürerek duygular üzerinde kalırdı. (Gordon’a göre etkin dinlerdi), çocuğunu rahatlattıktan sonra belki, kendi doğal çocuğundan, çocuğunun doğal çocuğuna ileti göndererek kendisinin de çocukken bir hayvanının öldüğünü, o zaman kendisinin de şimdi onun üzüldüğü gibi üzüldüğünü anlatarak bir sohbete girişebilirdi.

Bu TA modellerini niye anlattım. Şu cümleyi söyleyebilmek için:

Karşımızdaki insanın hangi benlik durumuna doğru daha çok konuşursak onun o benlik durumu büyür, güçlenir.


 
AB-Ç toplumu tipik bir Türk toplumu. Yalnız kendi çocuğunu değil, başkalarının çocuklarını bile koruyup kollayan, eleştiren güçlü bir AB yanımız var. Bizim çocukluğumuzda komşu teyzeler, bakkal amcalar bile terbiyemize karışırlardı. En müdahaleci olmayan büyükler bile,  hatalarımızı düzeltsin diye, iyi niyetle mutlaka annelerimize söylerlerdi. Hele öğretmenler korkulu rüyamızdı. Öğretmenlikleri okulda bitmezdi ki….Mahallemizde çok güzel bir sinema vardı. Arkadaşlar toplanıp giderdik. Salon ya da balkon bileti aldığımız halde bizi mutlaka locaya oturturlardı. Mahallenin genç kızlarını korumak onların boyunlarının borcuydu. Bizler onların evlâtları, kardeşleriydik. Sözün özü yalnız anababalarımız değil, tüm büyükler  bizlerin çocuk yanımızın büyük olmasında etkindiler doğrusu. Biz çocukların görgüsü buydu, çocuklar korunur kollanır, daha çok da terbiyeli olsunlar diye eleştirilirdi. Gördüğümüz büyük modeli buydu. Büyüklerin bu davranış ve tutumları çocukların beyinlerinde bir paradigma oluşturdu: Anababalar/büyükler çocukları karumalı kollamalı, doğruyu bulmaları için eleştirmelidir. Sonra o çocuklar büyüyünce, yetişkin benliğin ne olduğunu bilemeden anababa oluyor ve onlar da aynı tutumu çocuklarına gösteriyorlardı.

Geçmiş zaman kullandım ama şimdi de durum farklı değil. Trafikte çok sık rastladığımız olaylardan biri, hiçbir hasar olmasa bile birbirine çarpan/değen arabaların sürücülerinin hemen arabalarından inip kavgaya tutuşmaları değil midir ?  Bu durum biz Türklerin AB ve Ç benlik durumlarımızın büyüklüğünü göstermez mi? Ne zaman ki çarpışan arabaların sürücüleri kavga etmeyip bir birlerine geçmiş olsun dilekleriyle onarım için kartlarını verecekler, işte o zaman Türk toplumunun Y benliğinin de büyüdüğünü anlayacağız.

Yetişkin Toplumu: Amerikan toplumu buna örnek olabilir. Sevgi, şefkat az, bireysellik çok. Hangisi daha sağlıklı dersek sanırım bizim durumumuz daha iyi. Çünkü yetişkin benliği güçlendirmek için bir paradigma değişikliği ile iletişim tekniklerine ihtiyacımız var ki bunlar öğrenilebilir şeyler. Ama şefkat öğrenilmez yaşanır. Varsa vardır, yoksa yoktur. Belki bu nedenle neredeyse her yetişkinin bir psikiyatristi var Amerikada.

Empatik toplum: İdeali bu. Dengeli benlik durumları gösteren bir kişilik yapısına sahip bireylerden oluşmuş bir toplum. Dilerim yetişkin benliği güçlü çocuklar yetiştirebiliriz ve empatik bir topluma doğru gelişiriz.
TA  bize,  daha önceki yazılarımda verdiğim bilgilerin doğruluğunu göstermiş oluyor.
Bizler çocukalarımızla kurduğumuz iletişimimizde genellikle AB-Ç çaprazında kaldığımız için çocuklarımızı n çocuk benlik durumlarının uyarlanmış çocuk yanı büyüyüp gelişiyor, bunun sonucunda da istediğimizin tersi gerçekleşerek (ister uslu ister asi olsun) kendine güvenen değil, bize güvenen; bağımsız değil, bize bağımlı hale geliyorlar.
Şimdi diyebilirsiniz ki koruyup kollamanın nesi yanlış. İstenmedik davranışlarını düzeltmezsek doğrusunu nasıl öğrenecekler? Bu düşünceye katılıyorum, tabii koruyacağız, tabii kollayacağız ve tabii düzelteceğiz ama, biz Türk toplumu olarak bunları ne zaman yapacağımızı ya da yapmayacağımızı bilemiyoruz. İşte Gordon bize ne zaman dinleyeceğimizi, ne zaman konuşacağımızı, ne zaman sorun çözeceğimizi, en önemlisi de eğitimin ne zaman yapılırsa etkili olabileceğini  öğretiyor.

Gordon öğretisi ile sen dilini ve iletişim engellerini terk ederek çocuğumuzun çocuk benlik durumunun daha fazla güçlenmesini önleyeceğiz. Etkin dinleme, ben dili ve kazan-kazan felsefesiyle sorunları çözerek de  yetişkin benlik durumunu güçlendireceğiz.
Böylece binlerce yıldır süregelen değişmezliği değiştireceğiz.

Gelecek yazıda Gordon’un  “Etkili  İletişim Becerileri” ne başlıyoruz.

Sevgilerimle.

BİRSEN ÖZKAN

Bu yazı dizisinin:

BİRİNCİ yazısını okumak için buraya TIK,


İKİNCİ  yazısını okumak için buraya TIK,

ÜÇÜNCÜ yazısını okumak için buraya TIK,

DÖRDÜNCÜ yazısını okumak için buraya TIK.


(Birsen Özkan yazılarından metin ya da resimlerden alıntı yaparken lütfen yazarın adını belirtiniz. Kaynak göstermeden alıntı yapmak 5846 sayılı fikir ve sanat eserleri yasasına göre suçtur.)

Bu yazı 1310 kez gösterilmiştir.
Yorum yazmak için GİRİŞ »
busra 2010.03.01 tarihinde dedi ki :
Boşuna da Kuran'ın ilk emri "OKU" değilmiş demek ki. İnsan okudukça kendini tanıyor. Çok ilginç ve orijinal bir yazı, emeği geçenlerin ellerine, beyinlerine sağlık.
Kamola Bayram
Son Yazılar :
Önemli Konular :
web tasarım deSen
Her hakkı saklıdır © 2010
Kaynak gösterilerek ve aktif (tıklanabilir) link ile alıntı yapılabilir.
Bu site annelik ve çocuk eğitimi hakkında genel bilgiler içerir. Siteden yararlanmak profosyonel yardım yerine geçmez. Kendiniz ya da çocuğunuzla ilgili psikolojik ya da fiziksel sağlık problemleriniz varsa, bir uzmandan profesyonel destek alınız.

Kış Ortasında 2. Tuvalet Eğitimi Deneyimi

Ekrandan düşen bu cümleden, "ev kadınları" derhal ödevlerini alıyor, yapmaya koyuluyor.

Evlerde misafir ağırlamalar azalıyor yavaş yavaş. Sofrayı, bir ev kadını olarak yeterince itinalı olarak düzenleyemeyeceklerini düşündüklerinden, ev kadınları eşini dostunu sosyal tesislerde,şık lokantalarda ağırlıyor.

Evinde ağırlayanlar da aşırı bir sofra düzeni içinde. Masanın üzerinde taşlar, tüller. Fiyonklar filan. Yemek değil de bez, tül, saten sırma, masa süsü yiyecek sanki misafir.

Temiz bir örtü serilir. Kıvamı yerinde yemekler muhabbet ile ikram edilir. Yemeklerin kıvamını sağlayan ev sahibinin güler yüzü, misafirin umduğunu değil bulduğunu efendice yemesidir.

Sofranın düzeni tertibi hem kendimize hem misafirimize saygımızı gösterir. Tertip düzen dediğimiz şey önemli. Olmaz ise olmazlardan. Ama onlar kadar önemli olan ev sahibinin muhabbet ile servis yapabilmesi. Neticede herkes kendi evinde karnını doyurabilir. Ama hiç kimse kendi kendine muhabbet edemez. Yemek, muhabbeti artırmak üzere ikram ediliyorsa , güzeldir.



Geçenlerde bir arkadaşım, bir konferans çıkışı "hadi bize gidelim dedi. Allah ne verdiyse. Güzel peynirim, mis gibi tarhanam var." Davete muhatap olanların gözleri parladı. Ama akşam trafiği derdi ile bu davete icabet edemedik.

Bizi bunca mutlu eden şey arkadaşımızın samimiyeti idi. Muhabbetimiz ayaküstü kalmasın evde devam edelim, sizi kendime kendim kadar yakın hissediyorum ifadesinin söze dökülmesi idi tarhana çorbası ve peynir daveti.



II-

Ev eskiden üretimin merkezi idi. Günümüzde en hızlı tüketim merkezi.

Geçenlerde evime gelen bir arkadaş, mutfak dolaplarını yenilememi, koltuklarımı değiştirmemi söyledi. Baktığı her yere değiştirilecek bir nesne olarak baktı. O gitti gözleri evde kaldı. Kendimi ve evimi arındırmam kırk sekiz saat sürdü.

Şuraya şunu yap buraya bunu yap.

Anlar belki diye, görüşmeyeli iç mimari çalışmışsın herhalde dedim. Yoo dedi.

Simetri hastalığı had safhada. Raflardan kayan kitaplara dokunacak oldu. Bunların tozunu kim alıyor dedi. Kimse almıyor. Okunuyor o kitaplar. Okunan kitap tozlanmaz ki!



Oturma grubunu değiştir dedi sonra.

Senin değiştir dediğin şeylerle ben gurur duyuyorum dedim. Dudak büktü.

Çünkü dedim çocuklarıma israf etmemeleri gerektiğini didaktik cümleler olarak dile getirmeme ihtiyaç kalmıyor.

Bari dedi perdelerini değiştirsen.

Onları hayatta değiştirmem dedim. Bende anısı çok büyük. Evlenirken perde alacak para kalmamıştı, ben onları beyaz iş çarşafları ikiye bölerek yaptım.

E artık paran var değiştir dedi ısrarla.

Geçen zaman içinde, eşyalarımı değil arkadaşlarımı değiştirdim sadece dedim.

Anlamadı tabi.

Onu alman lazım bunu alman lazım diyenlerle bir müddet sonra ilişkimi kesiyorum. Çünkü ben ona yüküm, o da bana yük.

Hayatım boyunca, paranın sahip olamayacağı şeylere sahip olmak istedim. Daha çok paraya, iktidara, güce sahip olmak isteyenler ile arkanızda bir mazi bırakmış olsanız da bugünde yürüyemiyorsunuz.

Kendine bak, dolabını yenile, şuraya şunu koy buraya bunu koy diyenlerle bir işim yok. Hele kendi gittikten sonra teftiş kurulu olarak gözlerini evimde unutup gidenlerle hiç işim yok.

Teftiş kurulu olarak çalışan arkadaşlarıma baktım. Hepsi de ev kadını. Televizyonun kendisine verdiği ev kadını rolünü o kadar içselleştirmiş ki. "Bir ev kadını olarak" diye başlayan bütün cümleleri eksiksiz yerleştiriyorlar hafızalarına.

Bütün reklamlar, reality şovlar ev kadınlarına kendilerini kötü hissettirmek üzere düzenlenmiş

Oysa ev kadınları ile Türkiye, Türkiye idi birkaç yıl öncesine kadar. Evlerde kadınlar olduğu zaman o evler yuva oluyor. Evlerde kadın olduğu zaman, çocuklar koşarak ve korkmadan geliyor evine.

Komşu komşunun külüne, evlerde kadın olduğu zaman muhtaç oluyor.

Ne vakittir bazı evlerde kadın yok.

Ha biri var. Şu reklamdaki gibi. Mutfakta biri mi var diye soruyor ya. Mutfakta biri var. Mutfakta baş köşeye yerleştirilmiş 38 ekran televizyon var. Ev kadınlarının çoğu işte o televizyonun içinde.

III-

Ama bir de evleri yuva yapan "ev" kadınları var.

Evlerini tüketim merkezi değil üretim merkezi yapan kadınlar.

Bilirsiniz işte iş güç diye söze başlayıp; "reçel kaynattım, erişte kestim işte biraz. Arkadaşlarla toplandık mantı yaptık. Yaptığımız mantıları satıyoruz. Dört öğrencimiz var bu yıl burs verdiğimiz" diye ayaküstü konuştuğum kadınlar var. Onları çok seviyorum. Bir kaç dakika muhabbet ediyoruz topu topu ama ömür boyu bende kalan oluyorlar.

Doktor kadınlar var, öğretmen kadınlar. "Çalışan kadın" taraflarına bürünmeden evini yuva yapmaya gayret eden. Sadece kendi evini değil ihtiyaç sahiplerini arayıp bulan, onların mekânları yuva olsun diye gayret sarf eden kadınlar. Gözlerinin altında mor halkalar. Gecede beş saat uyuyarak ayakta duran kadınlar.

Memuriyetten atılmış türlü sıkıntılar içinde yaşamaya gayret eden; yaşamaya gayret ederken başkalarının müşkülünü çözen kadınlar var. Evladının okuluna gidip "ben müstafi bir öğretmenin. Mum dibine ışık vermiyor. Sınıfınızdan bir iki çocuğu benim çocuğumun yanına arkadaş edelim de, haftada bir gün ben onlara ilave matematik –Türkçe dersi vereyim diyen kadınlar.

En iyi okulları bitirdiği halde bir türlü iş bulamamış, gönüllerinin güzelliği gözlerine aksetmiş genç kızlar var. Hayata küsüp, bunca yıl okudum ne oldu diye şikâyet etmek yerine; görelim Mevla neyler neylerse güzel eyler diyerek; akan su kir tutmaz, öğrendiklerimin zekâtını ben de birilerine sunmalıyım diyerek; fakir öğrencilere özel ders vermek için yola çıkmış genç kızlar var.

İşte ben onları çok seviyorum.

Herkes İslami burjuva, bilmem kaç dolarlık başörtü muhabbeti yapıyor. Marka Müslümanları da var, Müslümanların markaları da.

Siz onları görmüyorsunuz diye yok zannetmeyin.

Mutfakta sahiden biri var.

Türkiye" width="100"/>
Mutfakta Biri Mi Var?