
Perihan iyice iyileşmiş, hastalığından eser kalmamıştı. Bir Pazartesi günü Zuhal'i okuldan almış, evde yemek yapmaya koyulmuştu. Mutfağa girmeden önce 4 yaşındaki kızı Zuhal'le biraz oynamıştı.
Mutfakta soğan doğruyordu. Oğlunun sevdiği tarzda bulgur pilavı yapacaktı. Soğan doğrarken aslında hastalığın kendisine iyi geldiğini düşündü, kendini dinlemeye ve düşünmeye zamanı olmuştu.
İyileşince de yeni bir başlangıç yaşıyor gibi hissetmişti kendini. Sevmediği bir çok işi yapmaya daha istekliydi. Hem de çocuklara karşı sabırlı olmak konusunda daha başarılı olacağını düşünüyordu.
Umarım bu ferahlık duygusu bir süre gider diye geçirdi. Pilavın suyunu koyduktan sonra altını kıstı, diğer yemekleri hazırladı. O sırada 14 yaşındaki oğlu Cihan okuldan geldi.
Cihan'a hoş geldin dedi. Çocuk soğuk bir şekilde "hoş bulduk anne" dedi. Çantasını yine koridordaki her zamanki yere fırlattı. Perihan sinir olduğu bu davranışı görmemek için hemen mutfağa geri döndü. O çantanın oraya fırlatılmasından dolayı içinde biriktirdiği kızgınlığı tekrar dökmek istemiyordu. Böyle pozitif bir ruh halindeyken bunu yapmamalıydı en azından.
14 yaşında bir çocuğu böyle basit bir davranıştan vazgeçirmek için ne yapılacağını hala bilmiyordu. Daha bunun gibi basit görünen kendisini rahatsız eden nice davranış vardı. Hiçbirisini değiştiremedim diye düşündü.
O an ilk yazılarda okuduğu "çocuğu değil kendimizi değiştirmeye çalışmak" ilkesini hatırladı. Bunu biraz kabul etmişti ama kendisini değiştirmek için ne yapması gerektiğini tam bilmiyordu. Ne yapması gerekiyorsa bir anda öğrenmek ve hemen uygulamak istiyordu bazen.
Bir an yoğun bir istekle doldu, her şeyi her bilgiyi yutmak istedi. Ama bunun pat diye olmayacağı gerçeğini de hatırladı hemen. Yavaş yavaş öğrenilirdi böyle şeyler, bir insan pat diye değişirse bu sağlıklı bir değişim sayılmazdı. Sindire sindire, anlaya anlaya gerçekleşmeliydi değişiklik. Bu gerçeği sık sık hatırlaması gerekecekti.
Akşam yemeği sırasında Cihan pilavdan yemek istemediğini söyledi. Oysa Perihan sırf oğlunun sevdiğini düşünerek yapmıştı. Cihan yemekler sırasında çok sorun çıkarır olmuştu. Gerçekten sevdiği bir yemeği bile reddetmesi Perihan'ı düşündürdü. "Etli bulgur pilavı oğlum sen seviyorsun diye yaptım" diyecekti ama demedi. Çünkü bunu dediği an çocuğun daha büyük bir zevkle hayır diyeceğini hissetmişti. Peki sen bilirsin dedi.
Cihan ekmek bile yemeden bir çorba yiyerek sofradan kalktı. Ayhan sofrada oturması için ısrar edecek oldu, Perihan bırak gitsin anlamında eşine kaç göz işareti yaptı.
Cihan gidince Ayhan "Niye bırakmadın, biz kalkana kadar herkesle sofrada oturmalı bence" dedi.
Perihan "Galiba bir şeylere tepki göstermek istiyor, baksana en sevdiği bulgur pilavını bile yemedi. Bırakalım biraz tepki göstersin" dedi.
Ayhan sordu:
- Böyle istediği tepkiyi göstermesine izin vermek doğru mu?
- Tepki göstermesine izin vermeyince daha çok tepki gösteriyor. Niye bilmiyorum ama karşı koyma isteği artıyor galiba. Bırakalım ilk anda gösterdiği tepkiyle kalsın bari karşı çıkışı. Daha fazlasıyla uğraşmayalım.
- Tepki göstermesine izin versek bile bir şey söylenmeli bence rahatsız olduğumuzu anlamalı.
- Belki olabilir evet.
- Aranızda bir şey mi oldu?
- Yoo okuldan geldi, pek konuşmadık.
- Çanta meselesi falan?
- Her zamanki yere fırlattı ama bir şey demedim.
Zuhal anne babasını sessizce dinliyordu. Perihan'ın dikkatini çekti.
- Neyse Cihanla ilgili şeyleri sonra konuşuruz dedi eşine Zuhal'i işaret ederek. Ayhan Zuhal'e laf attı:
- Bugün okul nasıl geçti, anlatmak istediğin bir şeyler var mı?
- Güzeldi, kardan adam yaptık pamukla.
- Sevdin yani kardan adam yapmayı.
- Evet, kar yağsa gerçek kardanadam yapmayı da çok seviyorum.
- Kar yağarsa yaparız hep beraber.
Biraz sohbet ettiler.
Akşam Zuhal uyuduktan sonra, Perihan oturma odasında biraz kitap okudu. Ayhan da maç izliyordu. Maç sesi eşliğinde kitap okumaktan hoşlanmıyordu ama Ayhan'ı yalnız bırakmış gibi olmak istemiyordu. Hastayken kendisiyle nasıl da ilgilenmişti kocası. Sıradan zamanlarda Ayhan Perihan'la o kadar ilgilenmiyordu ama hasta olduğunda ya da zor durumda olduğunda her zaman yanında oluyordu. Perihan bunun sebebini çözememişti. Sevmeyen hastayken de sağlıklıyken de sevmez diye düşünüyordu, seven de hep sever diye düşünüyordu. Belki de nedeni sevgiyle ilgili değildi. Bilemedi.
Maç bitince, kocası sordu:
- Hani şu internette okuduğun yazılar vardı ya notlarını filan okumuştum.
- Evet?
- Cihan'la ilgili sorunlara ne diyor bir cevap bir açıklama var mı?
- Okumaya devam ediyorum, daha çok başlardayım. Çocuğu değiştirmeye çalışmamak gerektiğinden, anne babanın kendisini değiştirmesi gerektiğinden bahs ediyor ana fikir olarak.
- Hmm.
Ayhan o sırada kanal değiştiriyordu. Başka bir kanalda bir maç daha buldu. İzlemeye koyuldu.
- Ya siz erkekler ne buluyorsunuz şu maçlarda dedi Perihan sinirle.
- Kocanı değiştirmeye çalışmaa, kendini değiştirmeye çalııış dedi Ayhan muzip ve gıcık bir ses tonuyla.
- Aman iyi seni yalnız bırakırım kendimi değiştirmeye giderim ben de o zaman dedi. Ve bilgisayarın başına gitti Perihan.
...................................
www.annenotlari.com'a girdi. Ödülsüz cezasız çocuk yetiştirmek bölümünde 4. yazıya tıkladı:
Çocuğun Bireysellik Süreci Ve Psikolojik Boyutu
Okumaya başladı:
Her çocuk birbirine iki zıt gereksinimle dünyaya gelir:
"- Birey olma ve güçlü olma
- Ait olma
Sağlıklı bir insanda bu iki gereksinim bir denge içinde karşılanmış olur. Sağlıklı bir ilişkide de kişiler hem kendi, hem de karşısındakinin bu gereksinimlerini karşılamasına izin vermeli, destek olmalıdır."
Birey olmak da ne demek acaba diye düşündü. Diğer insanlardan farklı olmak anlamına falan mı geliyordu.
Bir de ait olmak vardı, insanın kendini bir yere ait hissetmesi bir ihtiyaçmış demek öyle mi?
Not aldığı dosyaya birey olmak ve ait olmak yazdı, aralarına çarpı koydu. İlkokulda zıt anlamlı sözcüklerin arasına çarpı koyduğu gibi. Okumaya devam etti:
"Kazan-kazanda "birey" in haklarına saygı gösterirken "biz"e ulaşılıyor. Bu denge yalnız çocuklarımızla ilişkimizde değil, eşimizle ilişkimizde de gözetmemiz gereken çok önemli bir dengedir."
"Kazan-kazan"ın ne olduğunu bir önceki yazıdan biraz hatırladı. Hem ana babanın hem de çocuğun kazandığı, yenilmiş hissetmediği durumdu. Kulağa hoş geliyordu.
Kazan- kazan "biz" bilincine ulaşmak demekmiş diye not aldı. İnsan sadece kendini düşünürse, ya da kendini ihmal edip çocuğun dediği olsun diye düşünürse biz bilincini yakalayamıyordu. O zaman sadece bir taraf kazanıyordu, ya çocuk kazanıyordu ya ana baba.
Acaba nasılmış bu biz bilinci diye düşündü. Okumaya devam etti.
"Hepimiz biliriz, bebeğimizin eli kaşık tutacak kadar olgunlaştığında artık onu beslememiz zorlaşır, çünkü kendi yemek ister. Kaşığını eline verdiğimizde ağzını bulana kadar mamasının çoğunu yüzüne -gözüne bulaştırır, bir miktarını da ağzına koymayı başarır. Sözcüklerle olmasa da davranışıyla bize "Ben büyüdüm kendime kendime (Benim oğlum böyle derdi)yiyebilirim" demektedir. Buna izin verdiğimizde biz de ona "Evet sen artık büyüdün, kendi kendine yiyebileceğine güveniyorum, o nedenle kaşığını sana veriyorum" demiş oluyor, en önemlisi de bu davranışımızla birey olmasına izin vermiş oluyoruz.
Şimdi yavrumuz döke saça mamasını yerken birey olmanın gücünün (farkında olmasa da) keyfini çıkarırken biz de ondan uzakta neşe içinde yemeğimizi yiyor olsak durum ne olur dersiniz? Evet, huysuzlanır, belki de ağlamaya başlar. Mama sandalyesiyle birlikte ona da masada, yanımızda bir yer versek ondan mutlusu olmaz. Çünkü artık hem bireydir hem de anababasına aittir."
Hmm çocuk büyüdükçe, kendi kendine becerebilir hale gelince kendini birey hissediyor ama tamamen kendi kendine kalmak da istemiyor. Her zaman ait olma duygusunu da hissetmek istiyor yani. Ee e, bunun biz bilinciyle ilgisi ne acaba? Şu kısmı not aldı:
"Kaba hatlarıyla bir yaş, üç yaş, altı yaş ve (kafiyeli olsun) on altı yaş "ben"in öne çıktığı yaşlardır. Eğer çocuğun "ben" dediği zamanlarda büyükler de eski alışkanlıklarını sürdürüp "ben"derlerse, çocuğun bu zıtlık dönemlerini sağlıklı atlatmasına engel , çocukta inatçılık gelişmesine neden olurlar."
Yani bir zaman geliyor, çocuk sırf birey olduğunu hissetmek için ben ben diyor öyle mi? Ana baba da bu dönemde hayır sen değil ben ben derse, benlik düelleosu başlıyor yani..
Cihan çok sevdiği halde sırf ben ben demek için mi bulgur pilavından yemedi acaba? Çok sevdiğim halde istemezsem yemem BEN anladınız mı, mı demek istedi?
Perihan derin bir nefes çekti. İnsan, çocuğun sırf birey olduğunu hissetmek ve hissettirmek için ters şeyler yaptığını anlayabilse biraz rahatlayacaktı demek ki. Anlamayınca niye böyle davranıyor bu çocuk, niye beni dinlemiyor, niye mantıklı açıklamalarımdan hiç etkilenmiyor diye düşünüp duruyordu.
"Çok önemli bir nokta da çocuğun "sen-ben" çekişmesini yaşayarak öğrenmesi ve olgunlaşmaya adım atamamasıdır. Eğer büyükler çocuğun "hayır/ben" dönemlerinde "biz" diyebilirlerse çocuk olgunlaşarak dayanışmaya geçip biz bilincine ulaşabilir. Biz bilincinde/kazan kazanda hem çocuk, hem büyük kendini var ve değerli hisseder. Zaten bu duygu nedeniyle çatışmalarda ortak bir nokta bulunur."
Perihan bu satıları okuyunca bizim Cihan çok inattır diye arkadaşlarına dert yandığını hatırladı. Aynı şeyi kızı Zuhal için de söylemeye başlamıştı. Gavur inadı var bizimkilerde derdi bazen.
Çocuk sen ben çekişmesi yaşayınca mı inatçılık özelliği kazanıyordu? Okuduklarına bakılırsa öyleydi. Biz bilincine sahip olsa hayır benim dediğim diye tutturmazdı hiç kimse. Hayır benim dediğim olacak diyen kişi ister çocuk ister yetişkin olsun, sen- ben çekişmesinde takılmış, biz bilincine ulaşamamış kişiydi. Olgunlaşamamış kişiydi.
Ay ne zor diye düşündü Perihan. Bırak çocuğu bir çok karı koca bile biz bilincine sahip değil ki. Kadınlar benim dediğim olsun diye uğraşıyor yıpranıyor genelde, erkekler kadın gibi didinmiyor ama onlar da halleri ve duruşlarıyla benim dediğim olur yaklaşımında oluyor.
Acaba biz nasılız diye geçirdi. Ayhan ve ben. Kocası çok inatçı değildi ama Perihan'ın benim dediğim olsun diye ısrar ettiği çok olurdu. Bir an kendinden utandı. Özellikle gezmeye gidecekleri zaman her şey kendi istediği gibi olmazsa sorun çıkarsa çözüm bulmaya hiç yanaşmazdı. Niye o sorun çıktı, niye böyle oldu diye kocasına çatıp dururdu.
Çocukları da sen- ben çekişmesine ben alıştırdım galiba diye düşündü. Kendi annesiyle de çok yaşarlardı.
Neyse okumaya devam edeyim dedi. Acaba nasıl oluyormuş bu sen-ben çekişmesinden kurtulup biz olabilmek?
"Üç yaşındaki minik kızınız "ben" döneminde, buz gibi havada fırfırlı yazlık elbisesini giyip sokağa çıkmak istiyor. Bu durumda genellikle yapılan "Soğuk havada o elbisenle seni gezmeye götüremem, hastalanırsın" diye mantıklı düşüncelerle isteğinin neden olamayacağını açıklamaktır. Bu yöntem çoğu kişi tarafından güvenle önerilir. Oysa Gordon'un "iletişim engelleri" konusunda göreceğimiz gibi sorun varken önerilen mantıklı düşünceler, yaşatacağı olumsuz duygular nedeniyle iletişime engel olur ve bu duygular içinde olan çocuk diretmeye devam ederek sen-ben çekişmesini tırmandırır."
Hay bir yaşıma daha girdim diye şaşkın şaşkın söylendi Perihan. Çocuğa bir sorun varken mantıklı açıklama yapmak iletişim engeli miymiş yani? Hep doğrusunu açıklayın, güzelce anlatın falan derler ya.
Sen anlatırsın çırpınırsın bak evladım hava soğuk öyle değil bilmem ne, çocuk hiç tınmaz. Ne çok yaşadım ben bunu diye geçirdi. Sebebi çocuğun yaşadığı olumsuz duygularmış demek ki...
Niye olumsuz duygu yaşıyor acaba? Bir an kendi aldığı bir ev aleti hakkında eşinin yaptığı mantıklı yorumları hatırladı. Perihan işe yarar düşüncesiyle hevesle bir ev aleti almıştı, biraz güzel görüntüsüne kapılıp biraz da pratiklik sağlar diye almıştı. Eşiyse görür görmez, bunu almışsın ama zahmeti rahmetinden fazla bunun, sana şöyle zorluk çıkarır, temizliği böyle zor, üstelik kullanımı o kadar da kolay değil, pili bitince kalırsın ortada gibi laflar etmişti. Söylediklerinin hepsi de doğruydu mantıklıydı. Ama Perihan hevesi kursağındayken bunları duyunca yıkılmıştı. Böyle mantıklı şeyler duymak mantıklı insanları bile yıkabiliyordu.
Çocuk kış günü yazlık elbise giymeyi de zihnindeki bir hayal, bir heves ya da bir plan yüzünden isterdi herhalde. Karşısına geçip mantıklı açıklamalarla onu YENMEK çocuğu yıkıyor, yaşadığı olumsuz duygular daha çok diretmesine sebep oluyordu demek ki.
Ah ah dedi Perihan, daha neler öğreneceğiz bakalım. Okumaya devam etti ve notlarının arasına kopyaladı:
Yapılması gereken:
a ) Çocuğun isteğini anladığınızı göstermektir. Nasıl? Etkin dinleme ile. "Bu elbiseni çok seviyorsun, arkadaşının da onu görmesini istiyorsun." Böylece çocuğa "sen varsın" demiş oluyoruz. Anlaşıldığını anladıktan sonra;
b)"Ama ben de senin üşüyüp hasta olmanı istemiyorum." Diyerek ben dili ile "Ben de varım" ı çocuğa anlatırız.
c)"Bakalım seni üşütmeyecek sevdiğin başka giysilerin var mı? Hepsine bakalım." diyerek iki tarafa da uyan bir çözüm arayışında olduğumuzu, etkileşim içinde olduğumuzu çocuğa gösterebiliriz.
Psikolojinin büyükleri "Çocuğa kendini değerli hissettirin ama kendinizden de ödün vermeyin" derler, ancak bunu nasıl yapacağımızı söylemezler. İşte Gordon bunun yollarını gösteriyor bize.
Sesli düşünmeye başladı. Çocuğu anladığını göstereceksin yani. Onun o elbiseyi niye giymek istediğini fark edip çocuğa söyleyeceksin. "Bu elbiseni çok seviyorsun, arkadaşının da onu görmesini istiyorsun."
Böyle söyleyince sen varsın demiş oluyoruz ne ilginç. Çocuğun isteğini anlamazsak sen yoksun demiş gibi mi oluyoruz?
(Evet Ayhan bana, anlıyorum sen bu ev aletini şu şu düşüncelerle almışsın diyerek söze başlasaydı ne kadar farklı olurdu diye düşündü. Sen varsın demiş olurdu. Bunları düşününce empati yapması ve yaşanan olumsuz duyguları anlaması daha kolay oluyordu.)
Sonra? Çocuğu anladığını göstereceksin ama ben de varım diyeceksin. Bu konu hakkında benim de şöyle şöyle düşüncelerim var mesajı vereceksin, endişeni dile getireceksin yani: "Ama ben de senin üşüyüp hasta olmanı istemiyorum."
Sonra?
"Bakalım seni üşütmeyecek sevdiğin başka giysilerin var mı? Hepsine bakalım." Diyerek hem onun sevdiği hem de benim endişemi giderecek "ortak" bir çözüm bulmak kalıyor. Biz bu yani, biz çözümü sen ben çözümü. Hava soğuk yazlık elbiseni giyemezsin demek reddetmek olurken, hem senin sevdiğim hem üşütmeyecek bir şey olsun demek kabul etmek ve biz olmak oluyor.
Perihan okumayı bıraktı. İnsanlar çocuk sahibi olmadan önce bunları öğrenmeli bence diye düşündü. Çocukla yaşanan böyle basit bir yazlık elbise diyaloğunda bile nasıl yaklaşılacağını öğrenmek için bir dolu şey düşünmek gerekiyor. Amma da zor iş diye düşündü.
Gerçi iletişimin anafikrini kaptıktan sonra her diyalogta böyle düşünmez herhalde insan, biz yalan yanlış şeyler öğrendiğimiz için doğrultmamız da böyle zorumuza gidiyor diye düşündü.
...........................................
O sırada yanına Ayhan geldi, çok uykum geldi ben yatıyorum dedi yatak odasına geçti. Pijamalarını giyerken Perihan'a "nasıl değiştirebildin mi kendini" diye muzip muzip sordu. Perihan da yanına geldi ve uyku hazırlığına başlarken cevapladı:
- Sorma, bir yaşıma daha girdim. İnsanın mantıklı açıklamalar yapması iletişim engeliymiş biliyor musun?
- Hadi canım.
- Ne hadi canım. Öyleymiş işte. Sen maç izlerken ben senin karşına geçip, "Adamlar topun peşinde koşturuyor, senin gibiler onları izliyorsunuz diye dünyanın parasını kırıyorlar. Spor falan da değil bu, sahadakiler spor yapıyor, siz cips kuruyemiş çay meyve eşliğinde göbek büyütüp daha da spordan uzaklaşıyorsunuz." falan gibi gayet mantıklı ve doğru şeyler söylesem hoşlanır mısın? dedi.
- Tamam tamam anladık. Söylediklerinin canımı sıkmasından anladım zaten iletişim engeli olduğunu. Konuyu bahane edip içini de döktün yani.
- Döktüm nolmuş.
- Hadi iyi geceler deyip Ayhan yatağa yattı.
- Dur şimdi hemen iletişim engeli koyma.
- Ben koymadım sen koydun.
- Çocuklar hatta büyük insanlar bazı şeyleri sadece "BEN" demek için yapıyorlamış biliyor musun, ben varım demek için. Mesela Cihan'ın çok sevdiği pilavı bile yememesi ben istersem yerim istemezsem yemem demek için olabilir. Kendi varlığını ortaya koymak için yani.
- Ee peki biz napıcakmışız. Çocuk ben dedikçe, tabi siz nasıl isterseniz haşmetmeab mı diyecek mişiz?
- Hayır tabiki, biz bilinci kazanacakmışız. Hem çocuğu kabul ettiğimizi gösterip sen varsın diyecekmişiz, hem de kendi endişelerimizi dile getirecekmişiz.
- Biraz karışık.
- O kadar da değil. Mesela ben sana diyeceğim ki, biliyorum akşam yorgun argın geliyorsun, futbol maçlarındaki heyecan yorgunluğunu unutturuyor, sana keyif veriyor. Ama sen maç izlerken ben kendimi yalnız hissediyorum. Bütün gün akşam eve gelmeni bekledikten sonra maçının bitmesini beklemeye dayanamıyorum.
- İyiymiş bu.
- Yani hem seni kabul ediyorum, hem de kendi endişe ve ihtiyaçlarımı söylüyorum. Ama ben bunları söylemedim sana ha sadece örnek olsun diye söyledim.
- Haydaaa.
- Ha bir de şu var, sonra her ikimize uyacak ortak bir çözüm arıyorum, bunun adı kazan- kazan. Her iki taraf da kazanıyor yani. Mesela diyorum ki hem senin yorgunluğunu alacak hem de ikimizin birlikte olabileceği kendimi yalnız hissetmeyeceğim birşeyler düşünelim akşamları diyorum. Bunun adı biz bilinci.
- Var mı öyle birşey, yani akşamları beraber izleyeceğimiz birşey. Fatmagül falan izlemem ben öyle.
- Ya ben örnek olsun diye söylüyorum bunları, senden daha öyle birşey istemedim. Hem Fatmagül de nereden çıktı? Hem illa birşey izlemek şart mı?
- Birşey izlemek dışında akşamları yapılacak birşey var mı?
- Ne biliyim. Eskiden insanlar naparmış acaba akşamları Tv bilgisayar yokken.
- Erkenden yatarlarmış ne olacak. Onlar gecenin karanlığında kendileri film çevirirlermiş. Ama insanı geren, korkutan, ağlatan film değil bu, rahatlatan yüzünü güldüren film.
- Bravo yani çıkarımınız mükemmel Ayhan bey.
- Biz bilinci işte, hemen kaptım..

