
Perihan, arkadaşı Gülnihal’in kafesinde çayını yudumluyordu. Öyle derin düşüncelere dalmış görünmekten rahatsız olduğu için yüzünde hiçbir duygu ifadesi yokmuş gibi yapmaya çalışıyordu. Derin düşüncelere dalmaktan artık bıkmıştı. Benim de basit ve mutlu bir suratım olsun diye geçirdi. Hatta aptal mutlular var ya. Dünyadaki hiç bir sıkıntıdan haberi olmayan mutlular. İşte onlar gibi olayım. Acaba var mıydı gerçekten öyle birileri. Var mı acaba diye düşündü.
O sırada kafenin sahibi olan arkadaşı yanına geldi. Perihan’ı geldiğinde görmüştü, küçük bir işim var halledeyim hemen geliyorum, dertleşiriz demişti. Tekrar selam verdi, halini hatırını sordu.
Konuştular, halleştiler. Konu Perihan’ın en büyük derdi olan oğlu Cihan’a geldi. Perihan’a en ağır gelen şey oğluyla çok yabancılaşmasıydı. Anlattı anlattı. En sonunda “Ya düşünsene Gülnihal çocuğu doğuruyorsun, ne fedakarlıklarla emek veriyorsun, ne hayallerle büyütüyorsun ama sonra birden dünyada senden en çok nefret eden varlık haline geliveriyor da anlamıyorsun.” derken gözleri doldu.
Gülnihal 10 yıllık evli olmasına rağmen çocuğu olmuyordu. Çocuk özlemi çeken birine böyle çocuktan dert yanmak da Perihan’ın çok gücüne gidiyordu. Ama en yakın arkadaşlarından biriydi o, kaya gibi sır tutar ve dinlemeyi çok iyi bilirdi. Ona anlatınca çok rahatlıyordu.
Gülnihal “Benim çocuğum olmadığı için sana bu tür konularda ne diyeceğimi gerçekten bilemiyorum.” Dedi. Perihan hızla gözyaşları sildi ve “Hayır hayır, öyle düşünme çocuğun olsa kendi çocuğunla benim çocuğum aynıymış gibi sürekli karşılaştırma yapar, size uyan ama bana uymayacak çareleri söyler dururdun belki. Annelerin çoğunun böyle yaptığını görünce sinir oluyorum zaten, başkasının çocuğu da kendi çocuğu gibi davranacak zannedebiliyorlar.”
- Onlar da iyi niyetle yapıyorlar aslında.
- Kötü niyetli değil kimse tabi, ama herkesin çocuğu bir değil işte. Şunu demek istiyorum sen aslında beni dinlerken beni annelerden daha çok anlayarak dinliyorsun. Ben olsam şöyle yapardım böyle yapardım diye sürekli tavsiye vererek canımı sıkmıyorsun. Bir insan sormadan talep etmeden ona tavsiye vermek, sürekli gıdaklayan tavuk gibi kimsenin dinlemediği bir gıdaklama bence.
- Abartma Perihan.
- Abartmıyorum gerçekten öyle.
Sessizlik oldu. Gülnihal tekrar konuştu:
- Cihan’la ilgili anlattıklarından ne anladığımı söyleyeyim mi?
- Evet tabi.
- Aslında anlaşılmayacak öyle karışık bir durum da yok. Sen çok açık anlattın, bir kısır döngüde olduğunu. “Cihan’a öyle davranmamam gerektiğini bağırmamam gerektiğini biliyorum, bizi birbirimize yabancılaştıran şey benim ona muamelem bunu biliyorum, ama işin içinden çıkamıyorum” dedin.
- Evet.
- Aslında bu çok güzel bir farkındalık. Yani sen değişmen gerektiğini biliyorsun, ama nasıl değişeceğini bilemediğin için zorlanıyorsun. Ama bazı anneler, hep çocukların hatalı olduğunu ve çocukların değişmesi gerektiğini savunur. Hatta buna o kadar inanmış oluyorlar ki, öyle anneleri dinlerken “bütün çocuklar kötüdür” diye bir anayasa varmış gibi hissettiriyorlar bana.
- Evet biliyorum o kadınları.. Değişmem gerektiği konusunda haklısın. Biliyorum sorun daha çok benim davranışlarımda. Ama işte bunu bilip zaman sürekli geçerken değişememek daha çok ümitsizliğe sürüklüyor insanı. Ve bu ümitsizlik, aynı hatayı hep tekrarlamak daha kötü yapıyor insanı.
- Anlıyorum.
- Aslında bir internet sitesinde güzel yazılara rastladım. Annenotlari.com diye bir site. Epey güzel gidiyordu okuyordum hatta not alıyordum. Ama uygulayamıyorum bilmiyorum işte. Gerçi çok fazla okumadım henüz. Okuduklarımdan etkileniyorum Cihan’a bir jest yapıyorum gönlünü alıyorum filan ama uzun sürmüyor.
- Hmm..
- EAE, etkili aile eğitimi duydun mu hiç? Gardener mı Gordon mu öyle bir ismi var adamın, onun bulduğu yöntemler filan. Ya aslında okuyorum çok akla yatkın ama işte uygulayamıyorum. Öyle çok fazla okumadım zaten, başlardayım.
- EAE’yi biliyorum tabi canım.
- Aa? Nasıl her 10 kişiden 9’unun bildiği bir şeymiş gibi söyledin öyle?
- İyi biliyorum, çünkü küçük görümcem var ya Fatoş. O EAE eğitimine katılmıştı, hatta eğitimi veren de kendisinin eltisiydi.
- Hadi ya!
- Ama eltisi artık Türkiye’de yaşamıyor. Yazları geliyorlar tatil için.
- Hmm.
- Fatoş oğlu 3 yaşındayken çok zorlanmıştı. Eltisi o kitaplardan vermişti ona okumaya çalışıyordu. Sonra eğitime de katıldı. Çok iyi geldiğini söylerdi o zaman. Sonra biraz daha iyileşmişti. Hatta ben bile biliyorum biraz, etkin dinleme ben dili gibi yöntemler var. Anlatıyordu bana.
- Evet yazı başlıklarında gördüm ben de. Daha o konulara gelmedim.
- İstersen kitap isimleri filan alalım, alır okursun.
- Okumasına okurum da, okurken etkileniyorum sonra hepsi uçup gidiyor sanki çocuklar beni kızdırınca.
- Doğru insanın davranışlarını değiştirmesi öyle kolay değil.
- O eğitim veren, Fatoş’un eltisi Türkiye’de olsa onun eğitimlerine filan katılırdım belki. Yani okumaktan farklı olurdu aynı şeyleri yaşayan insanlarla birlikte değişmeye çalışmak.
- Olsun canım Fatoş’tan bir şeyler öğrenirsin sen de. O da neticede eğitim almış birisi. O zaten çok sever böyle konularda yardım etmeyi konuşmayı. Hem entellektüel bir tipdir de, sıkılmaz yani. Anlatır anlatır anlatır böyle ellerini hareket ettire ettire.
- Olabilir, işime yarayacak bir şeyler bilen birine çok ihtiyacım var. Ya psikoloğa gideceğim artık ya da böyle bir şey. Psikoloğa gitmek de istemiyorum. Bir arkadaş anlattı, neyi nasıl yapacağını tam söylemiyorlar dedi. Şöyle olun, çocuğunuza böyle davranın. Anlayışlı olun, şöyle düşünerek çocuğunuzun hatalarını görmemeye çalışın, vırt zırt. Tamam kardeşim ben de biliyorum öyle olmam gerektiğini ama nasıl olacağımı bilmiyorum demiş arkadaş da.
- Orasını bilemem, hiç psikoloğa gitmedim hepsinin günahını almayalım şimdi. Gidip çare bulanlar da çok. Ama sen önce biraz konuşursun bu konuları Fatoşla.
- Birkaç kere karşılaşmıştım sizin evde Fatoşla, yıldızımız barışmıştı çok sevmiştim zaten.
- Tamam cumartesi öğlen bana çaya gelecek, o gün benim tatil günüm evde oluyorum. Sen de gelirsin.
- Tamam anlaştık.
………………........
Perihan eve geldiğinde hemen bilgisayarın karşısına geçti. Zamanı vardı, akşam için dünden kalan yemekleri hazırlayacaktı. Şu Fatoşla konuşmadan önce konu hakkında biraz daha bilgi sahibi olayım diye düşündü.
Okuduğu yazı dizisinde galiba 6. yazıda kalmıştı. Açtı:
Duyguları Tanımak
Okudu. Gelişme basamakları diye bir resim vardı.
Bilinçsiz yetersizlik
cahillik, bilinçli yetersizlik
farkındalık olarak şematize edilmişti. Perihan yetersiz olduğumun bilincindeyim diye mırıldandı. Gülnihal’in söylediklerini hatırladı, iyi bari, ben halimin farkında olanlardanım diye geçirdi.
Bilinçli yeterlilik
öğrenme aşamasıydı. Öğrenilen her şeyin yaşama geçirilmesi ise, bilinçsiz yeterlilik olarak tanımlanmıştı. Araba kullanırken düşünmeden hareket etmek gibi, insanlarla iletişim kurarken de düşünmeden otomatik olarak doğrusunu yapmak gibi bir şey mümkün olur muydu ki acaba?
Öğrenme aşamasında arabadaki gibi
“zaman zaman motoru durdurduğumuz olabilir, ama pes etmeden uygulamayı sürdürdüğümüzde başarı bizimdir”
yazıyordu.
Motoru durdurmamak ya da ilk zamanlarda çok sık durdurmamak için bundan önceki yazılardaki bilgileri özümsemiş olmak gerekir. Eğer “biz paradigması”na sahip değilsek kazan-kazan yöntemiyle çatışma çözmemiz olanaksızdır.
Perihan
biz paradigmasının ne olduğunu biliyordu. İşte bunu biliyorum dedi.
O yazıyı uzun uzun okumuştu. Okudu biraz daha.
Bu becerilerden biri gelişmezse diğerleri de gelişip yerleşemiyor, bu nedenle beceriler rast gele uygulanmamalı bir sıra takip etmelidir.
kısmını not aldı.
Ara sıra not aldığı kısımları okuyordu, çok iyi oluyor bu not işi diye düşündü. Kendisine en önemli gelen kısımları hiç kaybetmiyordu.
Kopyaladığı cümleyi bir daha okudu. Demek ki, belli bir sıra ile yöntemleri uygulamak gerekiyormuş, kafadan gidemiyormuşsun. E mantıklı.
Yine bir şema vardı. İlk adım “duyguları tanımak” tı. Nasıl yani dedi. Kızgınlık, pişmanlık, üzgünlük gibi mi. Okumaya devam etti.
Gordon’un duyguları tanımak diye bir konu başlığı yok. Ben, bizim kültürümüz için bu konu üstünde durmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kültürümüzde duyguların dile getirilmesi bastırılır. Erkekler korkmaz, erkekler ağlamaz; kızlar çok gülmez, erkekler gibi öfkelenemez vs ile duygularımıza yabancılaşarak büyüyoruz. Bunun sonucunda sağlıklı iletişim kuramıyoruz.
Hmm demek ki duygular konusu aslında Gordon amcanın konularında yokmuş ama biz Türklerin duygularla sorunumuz varmış.
Okudu okudu. En çok da serçenin hikayesi hoşuna gitti:
Prof.Üstün Dökmen bir kitabında minik bir serçenin öyküsünü anlatır: Vakti zamanında minik bir serçe varmış, bu serçecik gök gürültüsünden çok korkarmış, gök gürlediğinde sırt üstü yere yatar, gök düşerse tutmak için patilerini gökyüzüne kaldırır, bir yandan da “Çok korkuyorum, çok korkuyorum, yüreğimin kırk kantar yağı eriyor” dermiş. Bu duruma tanık olan biri “Ne kırk kantar yağı? Sen kaç dirhem edersin ki yüreğinde kırk kantar yağ olsun?” demiş. Serçecik bu küçümsemeyi şöyle yanıtlamış: “Herkesin dirhemi, kantarı kendine göre”.
Evet sevgili anneler siz korktuğunuzda, eşiniz korktuğunda bir kilo ya da bir kilometre korkuyorsunuz da, çocuğunuz korktuğunda bir gr. ya da bir cm. mi korkuyor? Var mı duyguların bir ölçütü? Yok. Ölçütü olmadığı gibi doğrusu yanlışı da yok. Duygu duygudur, o kadar.
Demek ki bir insan, korkuyorum diyorsa gerçekten korktuğunu anlamak lazım, üzülüyorum diyorsa bunu duymaya çalışmak lazım diye düşündü. Küçük görmemek lazım. Kızının geceleri rüyasında korkup, çok korkuyorum diye ağladığında tamam tamam geçer şimdi dediğini hatırladı. Sanki çocuk korkmuyor da, sorun çıkarmak için korkuyorum diyormuş gibi geliyor diye düşündü.
Sonra insanların birbirlerinin duygularını anlayabildiklerinde iletişim kurabildiklerini anlatan kısımları okudu. Bunu hiç böyle düşünmemişti. Anlayışlı olmanın, bir insanı anlamanın ne kadar önemli olduğunu biliyordu. Ama o insanın duygularını anlamak diye bir şey düşünmemiş, bu hiç denememişti.
İlginçti.
Yazıda verilen ödevi kısaca not etti.
Ve şu kısmı da notlarını aldığı
Gözbebeklerimin Mutluluğu dosyasına not etti:
Kişi duygularını dillendirebilecek bir psikolojik ortamda yaşıyorsa özellikle olumsuz duygularını söyleyebildiğinde, dürtünün yapmasını istediği davranışı (karşısındakinin suratına bir yumruk atmak)yapmaktan vaz geçebilir. Çünkü duygu boşalımı insanı gevşetir.
Bu nedenle çocuğumuzun özellikle olumsuz duygularını söylemelerine izin verelim. “Senden nefret ediyorum” diyen miniğimize, “Çok ayıp insan annesinden nefret eder mi? Bir daha duymayayım,” yerine, “Ben seni kızdıracak bir şey yapmışım ya da kısaca, sen bana kızmışsın,” demek çocuğunuzu anladığınızı ona anlatır ve anlaşıldığını hisseden çocuğun kızgınlık duygusu söner.
Bakalım kolay olacak mıydı bu duygu anlama işi. İnsan kendi duygularını başkasının anlamasını ister, başkasının duygularını anlamak biraz zor olur mu acaba diye düşündü. Bunu Fatoş’a sorayım diye düşündü. Not ettiği ödevi bir daha okudu:
a) Bir hafta boyunca ilişkide bulunduğunuz insanlarla yaşadığınız duyguları fark etmeye çalışın. Adını koyabildiklerinizi panonuza ya da buzdolabınıza iliştirdiğiniz bir kâğıda yazın. Göreceksiniz ki duygu listeniz zenginleşecek. Şu kişi bana şunu dedi, ben ne hissettim diye düşünmeye başlamak iç gözlem yapmak demektir. Bunu eşiniz ve çocuklarınız da yaparsa hafta sonu bir aile toplantısında yeni listenizi oluşturabilirsiniz. Bu sizin ailenizin duygu listesi olur. Bu liste hepinizin ulaşabileceği bir yerde durur ve herkes yeni duygularını eklemeyi sürdürürse ailenin duygu dünyası zenginleşir.
b) Hafta boyunca çocuğunuzun ya da eşinizin bir davranışına karşı hissettiğiniz duyguları yakalamaya çalışın. Hiç yorum ( doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi kötü vb) yapmadan “Sen şunu yapınca ben bunu hissettim,” demeye başlayın. Çocuğunuz henüz duygularını dillendiremeyecek kadar küçükse, hangi duyguyu yaşadığını beden diline, yüz ifadesine bakıp anlayabilir ve ona fark ettirebilirsiniz. Henüz yürümeye başlayan bebeğiniz “birey olma” ihtiyacını doyurmak için elini tutmanıza izin vermediğinde “Kendi kendine yürümek çok hoşuna gidiyor,” ya da ayakkabısını giyemediği için hırçınlaştığında “Ayakkabını giyemeyince üzüldün,”diyerek duygusunun adını koyup ona geri gönderebilirsiniz. Böylece çocuğunuzun duygusal zekâsı gelişir.
.....................................
Ödevi hemen biraz yapabilirim diye düşündü. Marketteki kasiyerler genelde suratsız, duyguları mutsuzluk, yorgunluk, baygınlık, sıkılmışlık olabilir. Yazdı.
Ödevin b şıkkına baktı. Cihan’a sen şunu yapınca ben şunu hissettim diyebilecek miyim bakalım. Bir deneme olsun. Sen okul kıyafetini uzun süre çıkarmayınca ben kendimi çok üzgün hissettim. Of çok saçma gibi geldi bu. Dilekçe gibiydi. Duyguları anlamak ona samimi bir şey gibi gelmişti. Oysa söylenişi dilekçe verir gibiydi. Acaba bir yerlerde yanlışlık mı vardı. Fatoş’a bunu da soracaktı.
Çocuğun duygusunu ona iletmek nasıl bir şeydi. “Okul kıyafetini değiştirmek sana sıkıcı geliyor” mu diyecekti. Bu kadar kavgalara sebep olan bir konuda hayatta söyleyemem ben böyle bir şeyi diye düşündü. Bu tükürdüğünü yalamak gibi bir şeydi.
Sonra birden hüzünlendi. Önceki yazıları hatırladı. Hani biz bilincine sahip olmak diye bir şey okumuştu. Hani minareden atlayan usta gibi olmayacaktı. Hani “ben asla ona böyle yaklaşamam” gibi taviz vermeyen tavırlar insanın BEN’ini büyütmekten başka bir işe yaramıyordu. Hani biz olmak insanın birbirine göre davranması demekti. Hani iletişim bir canın bir cana dokunması demekti. Bir insan “katı bir BEN”, onun yanındaki eşi çocuğu kapılarını açmayan başka bir BEN olunca hani, BİZ olunamıyordu?
BİZ denen şey ne kadar bizden uzak diye düşündü. Her insan kendisini bir BEN olarak düşünüyor, eşinin karşısında, çocuğunun karşısında. Ne kötü. Ne kötü. Ne kötü…
Kendini hep BEN olarak hissetmek ne kötü. Ne kötü.
Hayıflanıp durdu.
Sonra kendine sordu.
Acaba BEN, BEN yani BEN? Cihan’a şöyle diyebilir miyim:
“Okul kıyafetini değiştirmek sana sıkıcı geliyor”
Onun duygusunu anlayabilir miyim?
İçi sıkıştı.
Kendi BEN’ine çok zor gelen bu cümleyi söyleyebilirse rahatlayabilir miydi acaba? Bu cümleyi söylerse hissedeceği şey ne olacaktı acaba?
Merak etti.
Oğlunun duygularını anlamak gibi bir şeyi bugüne dek pek düşünmemişti. Onun neredeyse hiçbir duygusunu anlamamıştı galiba. Acaba oğlunun, bu küçük, bu basit, bu bir damla duygusunu anlayabilir miydi bugün.. Duyguyu damla halindeyken anlarsa belki çoğalıp sel olmazdı.
Bir damla duyguydu o. Aslında bir damla. Ama Perihan o duyguyu anlamayarak büyütüyordu. Sorun haline gelmesine sebep oluyordu.
Masadaki küçük kağıtlardan birini aldı. Bir damla resmi çizdi ve içine DUYGU yazdı.
Sonra insanların gözyaşları geldi aklına. Hepsi de içinde büyük duygular olan küçük damlalardı.
Çocuklarını ve eşini anlamak için bu kadar zamandır pek bir şeyler yapmadığını düşündü, hüzünlendi. Gözünden bir damla düştü.
İşte dedi, bir damla duygu. Aslında içinde denizler okyanuslar var. Denizler ve okyanuslar kadar duygu var.
Aslında, bir insanın bir damlacık küçücük bir duygusunu anlayan bir insan,
bu dünyada,
ne kadar MUAZZAM bir şey yapmış oluyor,
diye düşündü..
Bu yazı 2090 kez gösterilmiştir.